bill mollison, permakültüre giriş

6 Mayıs 2012 Dünya Permakültür Günü, biliyorsunuzdur tahminen. Bu linkten birçok kaynak, fotoğraf, etkinlikler hakkında bilgi sahibi olabirsiniz. Aslında üniversitede böyle bir günü kutlamak için teklif sunup, bir program geliştirmeliyim diye düşünüyorum fakat bu yoğunlukta derse girerken pek mümkün görünmüyor, bir yandan ev, bir yandan sera, bahçe hazırlıkları, bir yanda oğlum… Permakültür’ü gençlere anlatmak için de çok güzel bir fırsat aslında.

Önce kendimden başlayayım dedim ben de, Bill Mollison okumaya başladım, Masanobu Fukuoka’nın diğer kitaplarına da başladım. Sırada çok var hala. Henry D. Thoreau ile başlayıp nerelerden çıkacağım bakalım. Sineksekiz yayınevi’nin yayını bu kitap, ve henüz yeni çevrildi Türkçe’ye.

“Permakültür, doğal ekosistemlerin çeşitliliğine, istikrarına ve esnekliğine sahip olan tarımsal olarak üretken ekosistemlerin bilinçli tasarımı ve bakımlarının sağlanmasıdır. Üzerinde yaşayan insanlar ile arazinin, insanların gıda, enerji, barınak ve diğer maddi ve manevi ihtiyaçlarını sürdürülebilir bir şekilde sağlayan ahenkli bütünleşmeleridir. Permakültür olmaksızın istikrarlı bir sosyal düzen mümkün değildir.”

devam edecek…

Küba’da Kent Bahçeciliği

Ocak 1991’de başlamış Küba’da kent bahçelerinin ekim dikimi. Sovyetler’in çöküşüyle birlikte ekonomik darboğaza giren Küba’nın bu kıtlıktan çıkışına çare olmuş. “Huertos populares” yani “popular gardens” devlet arazisinin ortaklaşa veya bireylerce ekilip dikilmesiyle gıda sıkıntısını büyük ölçüde gidermiş. Değerlendirilebilecek her alan ekilmiş; balkonlar, verandalar, otoban kenarları, çıkmaz sokaklar, arka bahçeler, boş arsalar, parkların çim alanları… Kent Tarımı için bakanlık dahi kurulmuş Küba’da. Herkesin tarım eğitimi için eğitmenler görevlendirilmiş, ücretsiz kurslar açılmış. Daha önceki çöplükler artık patates, fasülye, salatalık bahçeleri olmuş. Bu bahçeler insanların yeme alışkanlıklarını da değiştirmiş tabii ki, gıda sıkıntısı eskisi kadar büyük bir problem olmamasına rağmen bu bahçelere devam etmiş insanlar. Bu arada kimyasal çok nadiren kullanılıyor kent bahçeciliğinde. Fotoğraflar bu bahçelerden örnekler gösteriyor. 

Sanırım Türkler olarak bizim komşuluk ilişkilerimizi, şehirle olan ilişkimizi, yemekle olan ilişkimizi tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. Sıkıntımızı, stresimizi AVM’lerde alışveriş yapıp McDonalds menüleri midemize indirerek atar olduk. Komşularımızla birlikte bahçe yapmak gibi bir fikir öne atsam kim sahiplenir, kim ciddiye alır, kim öncü olur? Belediyelerimizin tek yatırımı site inşaatlarına, yeni AVM’lerin inşaatlarına izin vermek olmuş. Herşeyde kar amacı gütmek, her boş alanı gelir kapısı görmek ülkümüz haline gelmiş. Bir gıda sıkıntısı yaşamamız gerekiyor herhalde Küba gibi. Toprağı işlemek fikri bizden ne kadar da uzak, ne kadar da ütopik..Ve ne kadar da “ne-gerek-var-canım-markette-herşey-var”…

Biz nasıl böyle olduk? Hızlı büyümek, ihracatın artması neden değer verdiğimiz tek şey oldu? 30 yılda ne değiştirdi bizi bu kadar?

Ekin Sapı Devrimi’nden (one-straw revolution)

Masanobu Fukuoka, güney Japonya’da Shikoku adasında yaşayan bir çiftçi/filozofmuş.  Ben onu keşfetmeden önce, 2008’de Zen’in rahmetine kavuşmuş kendisi. Şöyle diyor kitabı’nda:

Genel kanı, insan zekasından daha mükemmel bir şeyin olmadığı, insanların özel bir değere sahip yaratıklar olduğu ve onların yarattığı ve başardığı şeylerin kültüre ve tarihe harika şeyler olarak yansıdığı şeklindedir. Yaygın inanış budur.

Benim düşündüğüm bunun tam tersi olduğu için, bakış açımı kimseye anlatamıyordum. En sonunda, düşüncelerime bir şekil vermeye, bunları uygulamaya ve böylelikle anlayışımın doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu görmeye karar verdim.”

Modern tarımın yok edici, yıkıcı, verimliliği geri gelmeyecek şekilde tahrip edici etkilerini tersine çevirmeyi başaran doğal tarım projesi esasında çok ilginç Fukuoka’nın. Hiç birşey yapmama üzerine kurulu olan tarımı sayesinde 60 yıl boyunca doğanın kendini ve insanı nasıl onarabildiğini ortaya koyuyor. İnsan kendi yarattığı sorunlara çözüm üretmekle meşgulken daha da fazla tahrip etmiyor mu aslında?  Amacı işleri daha zor değildaha kolay hale getirecek hoş ve doğal bir tarım. “Bunu yapmasak nasıl olur? Şunu yapmasak nasıl olur?” diye soruyor sık sık…Onu da deneyelim, bunu da deneyelim, şunu da ekleyelim değil, olabildiğince basitleştiriyor. Fukuoka-san zaten Zen budizm’ine gönül vermiş bir sensei. Devam ediyor:

“İnsanlar hastalıklı bir çevre yarattıkları zaman doktorlar ve ilaçlar gerekli hale gelir. Resmi eğitimin hiçbir temel değeri yoktur ama insanlık, insanın hayatta kalması için “eğitimli” olmasını gerektiren koşulları yarattığı zaman gerekli hale gelir.”

Her ne kadar kulağa anarşik düşünceler gibi gelse de, kendisine katılmamak mümkün değil. Özellikle eş zamanlı olarak okuduğum Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın Taş Devri Diyeti kitabından sonra. Hastalıklarımızın sebebi hergün vücudumuzla onlarca kez buluşturduğumuz, katkılı, sentetik maddeler, bu tahribatı yok etmek için bulduğumuz çözümse öncekilerden daha da yıkıcı. Esasında “insan” gibi beslenen kimin ihtiyacı var doktora, ilaca? Fukuoka da, doğal çiftçiliğin kişinin ruhsal sağlığından kaynaklığına inanıyor. Toprağın iyileşmesini ve insan ruhunun arınmasını tek bir süreç olarak görüyor, ve bu sürecin yer alabileceği bir yaşam tarzı ve çiftçilik tarzı öneriyor. “Doğal çiftçilik yalnızca ürün yetiştirmek değildir. İnsanın işlenmesi ve mükemmelleşmesi içindir.”

Fukuoka’yı okumaya devam edersek şöyle diyor:

“İnsanlar kendilerini doğadan ayırmaları ölçüsünde merkezden uzaklaşırlar. Aynı zamanda, merkezçekim etkisi kendini gösterir ve doğaya dönme arzusu ortaya çıkar. . . İnanıyorum ki, “doğaya-dönüş” ve kirlenme karşıtı eylemler bile, ne kadar övülmeye değer olurlarsa olsunlar, yalnızca bu çağın aşırı gelişmesine birer tepki olarak gerçekleştirildikleri sürece özgün bir çözüme doğru ilerleyemezler. “

Bir tez’e karşıt olarak öne sürüldüğü için böyle ifade ediyor sanırım bunu Fukuoka. Bağımsız düşünce, alternatif olarak değil kendiliğinden gelişmelidir ona göre. Aktivist olmak, Fukuoka gibi düşüncelerini eyleme geçirmek gerekli tabii ki, bu arada söylemeye gerek duydum kendisi uzun süre mikrobiyolog olarak çalışmış. Fukuoka, insan zekasını insanı yalnızca doğadan ayırmaya hizmet eden bir suçlu olarak görür:

“İnsanlık hiç ama hiçbirşey bilmiyor.” 

Enter your email address to follow this blog and receive notifications of new posts by email.

Diğer 8 takipçiye katılın

Enter your email address to follow this blog and receive notifications of new posts by email.

Diğer 8 takipçiye katılın