Parizyen Arılar

 

 

Çiçekli bir çok bitki tohum ve meyve üretmek için tozlaşmaya ihtiyaç duyar.

100.000’den fazla türde böcek, kuş ve hayvan bitkilerde tozlaşmayı meydana getiriyor.

Bir çok önemli gıda mahsülü tozlaşmaya bağlı elde edilebiliyor.

Fakat, günümüzde ciddi anlamda tozlaşma problemi var ekosistemimizde (Ekosistemi kim takar?) Tozlaşmayı sağlayan hayvanların ekosistemlerinde değişiklikten kaynaklanan problemler tabii ki de. Bitkilerde tozlaşmayı sağlayan kuş, böcek ve hayvanların yaşadığı ormanlar ve diğer alanlar insanlar tarafından yok ediliyor ya da kirletiliyor. Sonuç hayvanların ölümü ya da bölgeyi terketmesi.

Dünyaca tükettiğimiz gıdanın %70’inin tozlaşma ile elde edildiğini düşünürsek, ilk sonuçlardan birisi bizleri bekleyen gıda sıkıntısı. Brezilya’da yağmur ormanlarının aşamalı olarak yok olmasıyla ve böcek ilacı kullanımından dolayı belli bitkilerde tozlaşmayı sağlayan böcekler artık yok. Sebze ve meyvelerin fiyatı yüksek, daha pahalı gıdayı alamayan bir çok insan, daha ucuz olan sağlıksız, katkılı gıdalara yönelmiş durumda. Kanser oranından bahsetmiyorum bile.

Tozlaşmanın zarar görmesinin dolaylı olarak birçok sonucu olsa da bir  diğer sonucu da maddi. Brezilya’da el ile tozlaşma sağlanıyor. Bu tabii ki çiftçiler için çok maliyetli, gıda maliyetinin artmasının bir sebebi de bu.

Fukuoka ne güzel söylemişti Ekin Sapı Devrimi‘nde, “eğer sadece organik tarım yapılsaydı, böcek ilacı, suni gübre kullanmadan, herşey ne kadar ucuz bulunurdu ve çiftçilik ne kadar az maliyetli olurdu.” Kendi elimizle müdahale ettiğimiz bu döngü yine de bize ürün vermeye devam ediyor. Cömertliğin bu kadarı!

Amerika Birleşik Devletleri’nde arıcılık yapanların birçoğu şu anda nasıl para kazanıyor biliyor musunuz? Kovanlarını tozlaşma yaptıranlara kiralayarak. Çiftliklerine kovanları götürenler şöyle bir sonuçla karşılaşıyor yalnız: arılar geri gelmiyor. Sebep böcek ilaçları, arıların çok çalışması, kirlilik.

Aslında yazmak istediklerim Paris’teki arılardı. İlk olarak burada okudum. Arıcılık bugünlerde Paris’te epey yaygınlaşmış. Restoran, apartman çatılarına kovan yerleştiriyormuş Parisliler. Ve arılar sevmiş Paris’i, balkonları, parkları çiçekli Paris’te çok popüler olmuş arıcılık. Eğer arıcılık yapmak istiyorsanız Paris’te tek yapmanız gereken belediye’ye kaydınızı yaptırmak ve okul/hastanelere 25 m mesafede olmak. Paris’teki arıların üretken olmasının bir diğer sebebi de böcek öldürücülerin son 10 senedir yasak olması. Burada ve burada okumak isterseniz. Yine burada güzel bir yazı. Paris Opera Binası da nasibini almış arı kovanlarından.

Önceki postlardan belki biliyorsunuz, üniversite bahçeciliğine başlıyoruz. Bu konuda araştırma yaparken bir kaç üniversitenin arı kovanları olduğunu okumuştum. Harvard bunlardan birisi. Diğeri de York University. Belki ileride bunu da proje olarak sunabiliriz kimbilir.

Her neyse, güzel şeylerin de olduğunu duymak umut verici… Kent Arıcılığı yapan var mı aranızda?

Masanobu Fukuoka’dan alıntılar (2)

Tim Jackson yazdı, Büyüme Olmadan Refah (Prosperity Without Growth, Economics For a Finite Planet). Bu kitabı 2 ay önce okumuştum, sağolsun ellerinden öperiz Evren özetlemişti kitabı. Ütopya da olsa güzel alemlere götürmüştü beni. Masanobu amcamız da aynı şeyleri söylüyor, iktisadi olmasa da, felsefi olarak aynı sözlerin bir ekosunu gördüm Ekin Sapı Devrimi’nde:

“Arzuların müsrifliği, dünyayı, şu anda içinde bulunduğu zor durumua sokan temel nedendir… İnsanlık arzularını maddi sahipleniş ve kişisel kazançla tatmin etmekten vazgeçip, bunun yerine manevi farkındalığa doğru ilerlemelidir.”

“Diğer hayvanlar yaşamlarını yaşayarak sürdürürler, ama insan, hayatta kalmak için gerekli olduğunu düşünerek deli gibi çalışır. İş ne kadar büyükse, mücadele ne kadar fazlaysa, o kadar harika olduğunu düşünür.”

“Neden gelişmemiz gerekiyor? Eğer ekonomik büyüme %5’ten %10’a çıkarsa, mutluluk da iki kat artacak mı? %0 büyüme hızının nesi yanlış? Bu daha istikrarlı bir ekonomi olmaz mı? Sade bir şekilde yaşayıp rahatına bakmaktan daha iyi bir şey olabilir mi?”

“İnsanlar daha fazlasını yaptıkça, toplum daha fazla gelişir, ve daha çok sorun ortaya çıkar. Doğanın giderek daha fazla harap edilmesi, kaynakların tüketilmesi, insan ruhunun rahatsızlığı ve parçalanması; bunların hepsine insanlığın birşeyler başarmaya çalışması neden olmuştur. İlk halinde, ilerlemeye gerek yoktu ve yapılması gereken hiçbir şey yoktu.”

ve şöyle özetliyor: “bir dal sapa bile önemliymiş gibi davran ve asla fazladan bir adım atma”. Başımıza ne geldiyse büyük düşünmekten geldi zaten.

Küba’da Kent Bahçeciliği

Ocak 1991’de başlamış Küba’da kent bahçelerinin ekim dikimi. Sovyetler’in çöküşüyle birlikte ekonomik darboğaza giren Küba’nın bu kıtlıktan çıkışına çare olmuş. “Huertos populares” yani “popular gardens” devlet arazisinin ortaklaşa veya bireylerce ekilip dikilmesiyle gıda sıkıntısını büyük ölçüde gidermiş. Değerlendirilebilecek her alan ekilmiş; balkonlar, verandalar, otoban kenarları, çıkmaz sokaklar, arka bahçeler, boş arsalar, parkların çim alanları… Kent Tarımı için bakanlık dahi kurulmuş Küba’da. Herkesin tarım eğitimi için eğitmenler görevlendirilmiş, ücretsiz kurslar açılmış. Daha önceki çöplükler artık patates, fasülye, salatalık bahçeleri olmuş. Bu bahçeler insanların yeme alışkanlıklarını da değiştirmiş tabii ki, gıda sıkıntısı eskisi kadar büyük bir problem olmamasına rağmen bu bahçelere devam etmiş insanlar. Bu arada kimyasal çok nadiren kullanılıyor kent bahçeciliğinde. Fotoğraflar bu bahçelerden örnekler gösteriyor. 

Sanırım Türkler olarak bizim komşuluk ilişkilerimizi, şehirle olan ilişkimizi, yemekle olan ilişkimizi tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. Sıkıntımızı, stresimizi AVM’lerde alışveriş yapıp McDonalds menüleri midemize indirerek atar olduk. Komşularımızla birlikte bahçe yapmak gibi bir fikir öne atsam kim sahiplenir, kim ciddiye alır, kim öncü olur? Belediyelerimizin tek yatırımı site inşaatlarına, yeni AVM’lerin inşaatlarına izin vermek olmuş. Herşeyde kar amacı gütmek, her boş alanı gelir kapısı görmek ülkümüz haline gelmiş. Bir gıda sıkıntısı yaşamamız gerekiyor herhalde Küba gibi. Toprağı işlemek fikri bizden ne kadar da uzak, ne kadar da ütopik..Ve ne kadar da “ne-gerek-var-canım-markette-herşey-var”…

Biz nasıl böyle olduk? Hızlı büyümek, ihracatın artması neden değer verdiğimiz tek şey oldu? 30 yılda ne değiştirdi bizi bu kadar?

Ortak Bahçecilik/ Amme bahçeleri

Allah’tan istediğim bir bahçe, kütüphane zaten var. Çok mu şey istiyorum bu hayattan bilmem. Bahçeli bir ev almak ne kadar zor olabilir ki, bahçeli bir evde oturmak, diye soruyordum kendime İstanbul’dayken. Orada elbette zor. Ancak Bahçeşehir, Ardıçlı Evler gibi yerlerde oturursan mümkün olabilir. Sonra Konya’da böyle bir arayışa girdik, fakat bahçeli evler çook eski gerçekten, en az 20 yıllık evler. Ve işyerimize çok uzak. Yakın olanlar triplex. Öyle bir şeyi düşünemedik  bile zaten. Diğer alternatiflerde çok sapa yerlerde, ulaşım imkanlarına uzak.

“Peki nasıl bahçe yapabiliriz?” diye düşünmeyi bırakmadım tabii ki. Hobi bahçelerine başvurdum fakat henüz sonuçlanmadı. Ya da sonuçlandı bizim haberimiz yok, kurayla belirleniyormuş güya.

Düşünmeyi bırakmadım. Çalıştığım üniversitenin arka tarafında baya bir alan mevcut bahçe yapımına müsait, yani kocaman tarla boyutunda değil tabii ki fakat, yine bir iki çizi biber, domates, salatalık ekilebilecek vaziyette.

Üniversite bahçeciliğini araştırmaya koyuldum, yurtdışında bu amaçla bir çok community garden’lar oluşturulmuş üniversite öğrencileri ve hocaları tarafından. Herkes çok istekle ve hevesle devam ediyor. Özellikle son yıllarda hemen hemen hepsi community farm ya da community garden sahibi olmuş. Yale üniversitesi mesela, Sürdürülebilir Gıda Projesi adı altında ciddi anlamda bir proje yürütüyor:  http://www.yale.edu/sustainablefood/farm.html 

İsteyen üniversiteler hobi bahçeliğine yönelmiş, yıllık 15 dolar gibi bir ücrete plot kiralayabiliyorsunuz ya da ortaklaşa birşey yapmak istiyorsanız, gönüllülüğe dayalı, haftalık 3-4 saat çalışma zorunluluğuyla, elde edilen ürünleri paylaşabiliyorsunuz. Ama bahçe değil de Yale gibi bir çiftliğiniz varsa elde edilen ürünleri yemekhaneye satabiliyorsunuz. Zaten bunu uygulayan üniversitelerin çoğunda Sürdürülebilirlik Ofisi mevcut. Üniversiteler, “kendimize nasıl yetebiliriz?” arayışında.

Şöyle uygulamalar da mevcut, bölge çok göç alan bir bölgeyse, bahçede çalışması için göçmenler çağırılıyor, ürünlerin tamamını onlar alıyor, en son aklımda kalan Ruanda’dan gelen göçmen kadınlardı. Linkini bulunca ekleyeceğim.

Ben ortaklaşa bir bahçe fikrine bayıldım, amme bahçesi (: Hocaların ve öğrencilerin kolları sıvayarak birlikte çalıştıkları bir bahçe, birlikte yiyip içtikleri, organık tarım yaptıkları bir ortam. Kulağa hoş geliyor.

Türkiye’de iki üniversitede benze uygulamalar var, fakat tamamen hobi bahçesi olarak. Bilkent ve Malatya İsmet İnönü. İsmet İnönü yalnızca akademik kadro tarafından kiralanmasına müsaade ediyor yalnız.

Projem hazır, sunumum hazır, Rektör bey’in çağırmasını bekliyorum. Gönüllü öğrencilerim ve hatta memleketinden tohum getirmeye hazır öğrencilerim bile var! Baharı bekliyorum!

Ekin Sapı Devrimi’nden (one-straw revolution)

Masanobu Fukuoka, güney Japonya’da Shikoku adasında yaşayan bir çiftçi/filozofmuş.  Ben onu keşfetmeden önce, 2008’de Zen’in rahmetine kavuşmuş kendisi. Şöyle diyor kitabı’nda:

Genel kanı, insan zekasından daha mükemmel bir şeyin olmadığı, insanların özel bir değere sahip yaratıklar olduğu ve onların yarattığı ve başardığı şeylerin kültüre ve tarihe harika şeyler olarak yansıdığı şeklindedir. Yaygın inanış budur.

Benim düşündüğüm bunun tam tersi olduğu için, bakış açımı kimseye anlatamıyordum. En sonunda, düşüncelerime bir şekil vermeye, bunları uygulamaya ve böylelikle anlayışımın doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu görmeye karar verdim.”

Modern tarımın yok edici, yıkıcı, verimliliği geri gelmeyecek şekilde tahrip edici etkilerini tersine çevirmeyi başaran doğal tarım projesi esasında çok ilginç Fukuoka’nın. Hiç birşey yapmama üzerine kurulu olan tarımı sayesinde 60 yıl boyunca doğanın kendini ve insanı nasıl onarabildiğini ortaya koyuyor. İnsan kendi yarattığı sorunlara çözüm üretmekle meşgulken daha da fazla tahrip etmiyor mu aslında?  Amacı işleri daha zor değildaha kolay hale getirecek hoş ve doğal bir tarım. “Bunu yapmasak nasıl olur? Şunu yapmasak nasıl olur?” diye soruyor sık sık…Onu da deneyelim, bunu da deneyelim, şunu da ekleyelim değil, olabildiğince basitleştiriyor. Fukuoka-san zaten Zen budizm’ine gönül vermiş bir sensei. Devam ediyor:

“İnsanlar hastalıklı bir çevre yarattıkları zaman doktorlar ve ilaçlar gerekli hale gelir. Resmi eğitimin hiçbir temel değeri yoktur ama insanlık, insanın hayatta kalması için “eğitimli” olmasını gerektiren koşulları yarattığı zaman gerekli hale gelir.”

Her ne kadar kulağa anarşik düşünceler gibi gelse de, kendisine katılmamak mümkün değil. Özellikle eş zamanlı olarak okuduğum Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın Taş Devri Diyeti kitabından sonra. Hastalıklarımızın sebebi hergün vücudumuzla onlarca kez buluşturduğumuz, katkılı, sentetik maddeler, bu tahribatı yok etmek için bulduğumuz çözümse öncekilerden daha da yıkıcı. Esasında “insan” gibi beslenen kimin ihtiyacı var doktora, ilaca? Fukuoka da, doğal çiftçiliğin kişinin ruhsal sağlığından kaynaklığına inanıyor. Toprağın iyileşmesini ve insan ruhunun arınmasını tek bir süreç olarak görüyor, ve bu sürecin yer alabileceği bir yaşam tarzı ve çiftçilik tarzı öneriyor. “Doğal çiftçilik yalnızca ürün yetiştirmek değildir. İnsanın işlenmesi ve mükemmelleşmesi içindir.”

Fukuoka’yı okumaya devam edersek şöyle diyor:

“İnsanlar kendilerini doğadan ayırmaları ölçüsünde merkezden uzaklaşırlar. Aynı zamanda, merkezçekim etkisi kendini gösterir ve doğaya dönme arzusu ortaya çıkar. . . İnanıyorum ki, “doğaya-dönüş” ve kirlenme karşıtı eylemler bile, ne kadar övülmeye değer olurlarsa olsunlar, yalnızca bu çağın aşırı gelişmesine birer tepki olarak gerçekleştirildikleri sürece özgün bir çözüme doğru ilerleyemezler. “

Bir tez’e karşıt olarak öne sürüldüğü için böyle ifade ediyor sanırım bunu Fukuoka. Bağımsız düşünce, alternatif olarak değil kendiliğinden gelişmelidir ona göre. Aktivist olmak, Fukuoka gibi düşüncelerini eyleme geçirmek gerekli tabii ki, bu arada söylemeye gerek duydum kendisi uzun süre mikrobiyolog olarak çalışmış. Fukuoka, insan zekasını insanı yalnızca doğadan ayırmaya hizmet eden bir suçlu olarak görür:

“İnsanlık hiç ama hiçbirşey bilmiyor.” 

Enter your email address to follow this blog and receive notifications of new posts by email.

Diğer 8 takipçiye katılın

Enter your email address to follow this blog and receive notifications of new posts by email.

Diğer 8 takipçiye katılın